16 Mayıs 2012 Çarşamba

istiridye kabuğu ve dandelion

Bir kitapçıdaki (Politcs & Prose) kartpostallardan...
Blogdan uzak kalmak evden ayrı kalmak gibi. Blog için yazarken kendimi tamamen evimde hissediyorum sanırım. İyice yerleşmişim anlaşılan buraya;) Kendimi içine bıraktığım bir istiridye kabuğu…Yazamadığım zamanlardaysa aklımın bir köşesinde, ona kavuşacağım anı bekliyorum, kafamdan yazılar yazıyorum, çoğu uçup gidiyor.

Blogdan da evden de uzağım ne zamandır. Uzun bir ayrılıktan sonra eve dönmeyi seviyorum. Kapıyı o ilk açtığımda bulduğum sessizliği, o dilsiz ve sakin dünyayı seviyorum. Evimi çok özlüyorum. Her seferinde daha da çok sanki.
Eşyaların gizli hayatını düşünüyorum. Evde kendi kendine soluk alıp veren eşyalar… Sizden habersiz bir hayat sürüyorlar. Koltuk kendi kendine eskiyor, rafların üzerinde toz birikiyor, pencere her gün biraz farklı bir akşam güneşini görüyor, bir bitki boynunu büküyor. Bu gizli hayatla birlikte sanki aranıza bir mesafe giriyor. Kediler bile size “uzun zaman oldu görüşmeyeli, nereden çıktın” dercesine yabancı bakışlarla bakıp gündelik işlerine (!) koyuluyor. Sizsiz dönen dünyaya hissedilen çocuksu bir sitem...
Öte yandan evden ayrılırken acelece bir yere tıkıştırılmış tişört, evyeye bırakılmış çay bardağı orada öylece duruyor. Her seferinde o çay bardağının orada durması bana bir mucize gibi geliyor. Sanki birisi arkanızdan tüm kusurları örtmeli ve evi yüce bir düzene teslim etmeli. Eşyaların gizli bir hayatı var ama o çay bardağı orada duruyor işte…
ABD şehirlerindeyim bir süredir. Washington DC, Baltimore ve New York. Tam bir çelişkiler ülkesi. Üzerinde düşündüm, düşündükçe kafam daha da karıştı. Kitapçıları dolaştım,  kilometrelerce yürüdüm, otellerde kötü filmler (bir tanesi Noel filmiydi hem de! Ben Affleck hem de!) izledim, geceleri çalışmaya çalıştım, bir sürü sallama çay içtim, kimbilir kaç siren sesiyle irkildim, metroda insanların neler okuduklarına baktım (göremedim, Kindle kullanıyorlar!)  ve -nedendir bilmiyorum - hiç dondurma yemedim.  
Kimi İngilizce kelimelerin tınısının çok güzel olduğunu düşündüm. “Dandelion” gibi (Biz niye "karahindiba" demişiz, oldu mu şimdi?) Sesleri, yüzleri, buralara gelen yabancı şairleri (Lorca, Reinaldo Arenas), Benjamin'i düşündüm. Manhattan filmindeki o küçük parkı görmek istedim, göremedim. Ne Woody Allen'la ne de Paul Auster'la karşılaştım  ama benden çok daha hızlı yürüyen ve yürürken havayı neredeyse doğuştan gelen bir pervasızlıkla yaran bir sürü insan gördüm. Bir de... Evimi özledim.
Clezio erken döndü, bense yarın gece dönüyorum. Uzun uçak yolculuğunda bana “Dünyanın Sonundaki Ev”* eşlik etti. Onu almakla ne iyi etmişim. Bazen yanıma aldığım kitaba hiç ısınamıyorum (elektrik alamıyorum;) ve küçük bir kriz yaşanıyor. Çok güzel yazılmış bir kitap, aklınızın bir köşesinde olsun.  
TV tanıdık bir anlamla dolduruyor otel odasını. TV ve kötü filmler gözüme ilk kez bu kadar sevimli görünüyor. Geceyarısı arka arkaya Seinfeld ve Friends yayınlanıyor. Eski Toronto günlerindeki gibi. (Bana kalırsa Ross bir yengeç burcu erkeği  ve doksanların saçları, seksenler kadar olmasa da kötü.) Buranın insana yaptığı bir büyü var.  Her şeyi kolayca bir fetiş nesnesine dönüştürebiliyor sanki. Bir ayakkabıyı, bir şehri, bir yaşam biçimini...Ve hatta yazarlığı. Bize de buralardan geliyor olmalı bu rüzgar. Pek çok zamane rüzgarının toprağı Amerika. Çoğu şey tanıdık. Yüzeyde salınma, bundan bir keyif yaratma ve gitgide çoğalan arzuların doyurulması.

Aklımda otel odalarıyla ilgili bir yazı vardı ama işte gündem hızla değişti. Yarın bir iz bırakmadan bu otel odasından ayrılan insanlardan olacağım. Gördüklerimi, düşündüklerimi, en azından kitapçıları anlatmak istiyorum ve umarım bir kısmını da olsa yazıya dökebilirim. İstiridye kabuğuna kavuşmadan bir ön selam olsun bu;)
Not: Ben peki hakikaten neden dondurma yemedim?

*Kitabın harika çevirisi Püren Özgören'e ait.

20 Nisan 2012 Cuma

bütün saçlar uç uca


Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco da oradaydı. Ufak tefek, biraz utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “Biliyorum kolay bir film değil, ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin,” dedi. “Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım,” dedi gülerek. Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye Filmden sonra soru sormak isterseniz burada olacağım,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...)

Film Lizbon’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi değil.

Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saçlarını taramaya başlıyor. Düşündüm de bundan daha dokunaklı bir şefkat gösterisi olabilir mi? İyilik dolu bir an, saçı tarananın gönüllü, sessiz teslimiyeti, saçı tarayanın avutucu elleri. Bir annenin elleri gibi. Ben anneannemin saçlarını tarardım eskiden. Birlikte saçlarını iki “belik” yapardık. Saçları uçlara doğru incelerek öyle gümüşten bir ip gibi akıverirdi elimde. Bu ilgiyi kendine yakıştıramaz, gülüp dururdu. Dizlerimin dibinde uysal bir çocuk gibi otururdu. Ona en çok yaklaştığımı düşündüğüm, hatta birinin ona en çok yaklaştığını düşündüğüm zamanlardı. Yoksa sert mizaçlıdır anneannem, o pamuk ninelerden olmadı hiçbir zaman. Bedenine de saçlarına da hiçbir zaman iyi davranmadı. Onun için sürekli kirlenen, haşlanarak temizlenmesi ve neredeyse "mintaksla" çitilenmesi gereken bir şeydi saç. Ona kalsa tüm torunların saçını -çocuğuz ya- elden geçirip "bi keleş" kesecekti.. (Öyle bir anneanne cumhuriyeti de vardı bu arada.) Çocukluğun gurur yaralarını bilmezdi.

Saçlarımızın ucunda oysa, geçmişin elleri, hissettiğimiz bir şeyler var. Mommo Kızkardeşim filminde bir ailenin yanına evlatlık verilecek küçük Ayşe’nin saçları usturayla kısacık kesilir odanın ortasında, saçları tutam tutam ayaklarının dibine dökülür. Ayak parmakları kıvrılıverir sessizce.

Yakın zamanda okuduğum Yeşil Peri Gecesi’nde de küçük Şebnem’in saçlarını bitlendi diye çekiştire çekiştire keser babaannesi, kısacık keser. Saç kesme değil de bir budamadır sanki. Babaanne Şebnem’in içinde filizlenebileceğini düşündüğü bir şeyleri budar. Karşısında bir saç değil bir düşman görür..

Fikriyanım'ın dikiş makasıyla saçlarımı kökünden kesiyor. Gıkım çıkmıyor. Nihal Yenge yerde biriken saç yığınını banyo kazanına atıyor. Saçlarımın tutuşmasıyla yanık et kokusu sarıyor evi. Korkunç bir koku bu. Ölüm kokusu. O gün Fikriyanım'ın evinden kaçıyorum. Ağlayarak evimize gidiyorum.”

Kitabın sonunda bu kez saçlarını kendi kazır Şebnem. Çıkacağı büyük yolculuğa hazırlanmaya önce saçlarından başlar. Kendi kendini ikna etmek ister önce. Kadınların içindeki bozguncu bir yan, şair gibi, onlara bir isyana saçlarından başlamaları gerektiğini fısıldıyor olmalı. “Saçlarımı hep kestim, tutacak kadar olmasın istedim.” Saçları kesmek öte yandan kadınlığın getirdiği yüklerden kurtulmak gibi. Hafiflemek, özgürleşmek. “Kestim kara saçlarımı” diyor ya Gülten Akın.

“Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi
Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen –“ 

Filmde o sahneyi izlerken, çocukluğa, anneannemin saçlarını taradığım zamana gittim, kısa-uzun bütün saçları uç uca ekledim. Aradan bunca yıl geçmiş hala aynı şeyi düşünüyorum. Herkesin zaman zaman saçlarını tarayan birileri olmalı.

8 Nisan 2012 Pazar

aşktan söz etmeyen mektuplar ve nisan

Nisan en zalimi ayların diye başlıyor “Çorak Ülke” şiiri. Ne zalim bir şiir diye düşünüyor insan en başta. Nisan en güzel ay!

En zalim aydır Nisan, çıkartır
Leylakları ölü topraktan, karar
Bellekle arzuyu, karıştırır
Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla.
Sıcak tuttu bizi kış, örterek
Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek
  
Bu güzel havalarda içimden sadece o anı yaşamak geliyor. Vapurda giderken sadece vapuru ya da suyu düşünmek (Bir arkadaşımın kedisi var, adı Vapur. Aklıma geldi şimdi.) yürürken çiçekçi kadınları, kaldırımları, ikindi çayını. “Pencere, en iyisi pencere” şiiri gibi. Sadece pencere, perdelerin havalandığı bir pencere! Çiçekli düşünceler işte.  
Zoo, Aşktan Söz etmeyen Mektuplar’ı okuyorum. Viktor Şklovski'nin, sürgün günlerinde Berlin’den yazdığı mektuplar. 

Sen benim oturduğum kentsin, ayın ve günün adısın sen,” diyor adam.

Aşkın beni yaralıyor. Günün birinde beni yaralayacaksın sen. Çünkü bugün çok seviyorsun..." diyor Alia.

Ağzını, dudaklarını ezbere biliyorum,” diyor adam.

"Aşkın belki büyük ama hiç de neşe vermiyor insana,” diyor Alia.

"Senin ayaklarının altına serilmişim Alia, tıpkı bir halı gibi," diyor adam.

Aşktan sözetme bana," diyor Alia. “Uçarı ol biraz.”

Sana aşktan sözetmeyeceğim, havanın nasıl olduğundan söz edeceğim yalnızca. Bugün Berlin’de hava güzeldi,” diyor adam.

Sana yatağımdan yazıyorum. Dün gece geç saatlere kadar dans ettim de ondan,” diyor Alia.

Bana iki görev verdin.
1-Sana telefon etmemek
2- Seni görmemek.
Artık ben meşgul bir adamım." diyor adam. (Alem bunlar!)

"Ve işte sana teşekkür ederim. Sevimli küçük Tatar seni, çiçeklere teşekkür ederim," diyor Alia.

Bugün Berlin neredeyse hiç kar görmedi. Bugün Şubat’ın 5’i. Hala aşktan sözetmiyorum,” diyor adam. 

Sen kendin için benden sözediyorsun. Ben senin için kendimden sözediyorum,” diyor Alia.

"İyi ki İsa Rusya’da çarmıha gerilmedi. Bizim oralarda şiddetli soğuklar olur, kar fırtınaları çıkar....Bağışla beni Velemir Hlebnikov*, yabancı yazıların ateşi karşısında ısındığım için," diyor adam.

"Her şeyin tıpkı terbiyeli insanlar gibi sakınımlı ve sessiz bir hali var," diyor Alia. 

"Pantolonun ütülü olmasına inan ki hiç gerek yok! Pantolon üşümemek için giyilir," diyor adam.

"Gözlerim kapalı bir halde neden titreştiğini bilmediğim bir açelyaya bakıyorum," diyor Alia.


"Petersburg içimi sızlatıyor, kaldırımlarını düşünüyorum...Sen fazla Avrupacı bir uygarlığın insanısın," diyor adam.

İlkbahar yaklaşıyor. Bu mevsimde, sen bir şey kaybettiğin ya da unuttuğun ve ne olduğunu bir türlü anımsayamadığın izlenimine kapıldığını söylemiştin bana," diyor adam.

 "İlkbaharda ben Petersburg’da omuzlarımda siyah bir pelerinle, rıhtımlarda gezinirdim. Orada uykusuz geçen geceler olur, güneş de köprüler de henüz yeniden açılmadan doğar. Ben rıhtımlarda pek çok şey buldum. Ama sen, sen hiçbir şey bulmayacaksın, sen yalnızca bir şey kaybettiğinin farkına varmayı bildin...” diyor adam.

"Anlaşmayı bozuyorsun sen. Bana günde iki mektup yazıyorsun. Daha şimdiden bir yığın oldu bile," diyor Alia. 

Aşktan başka şeylerden sözetmekten yoruldum artık,” diyor adam. Hiç takım elbise giymemiş adamların aşklarından söz ediyor. 


Nisan güzel. Bahar esintisi, çiçek kokuları, yıkanmış taşlığa vuran ikindi ışığı...Vapurlar. Bunlara kayıtsız kalmak zor. Kusursuz bir evrenin parçası olmaya çalışıp yoruluyor, sersemliyorsun. Bir işe başlıyor, yarım bırakıyorsun. Bir güzellik karşısında belki de kendini yetersiz hissediyorsun. Aslında sen de sürgünde, çok tanımadığın bir memlekettesin. Elin ayağına dolaşmış. Aşık adam gibi. Çiçeklerin yanıbaşında suçlar işleniyor. Belki de sadece aşktan sözetmek istiyorsun. Aslında aşktan söz etmediğinde bile ondan söz ediyorsun. 

Evet, Nisan zalim bir ay. Çiçeklere rağmen. Çiçekler yüzünden.


*Kitabın o güzel çevirisi Sema Rifat'a ait.
**"Her insanın hangi kentte olursa olsun bir oda sahibi olmaya hakkı vardır," diyor Hlebnikov.

31 Mart 2012 Cumartesi

Aslı'nın kırmızı balonu



Geçen hafta kardeşimle birlikte kuzenlerle buluştuk. Her buluşmamızda üzerimize bir çocukluk gelir bizim, yaşımız küçülüverir. O gün Kırmızı Balon da konuşuldu. İşte bu da kuzenim Aslı'nın önceden yazmış olduğu Kırmızı Balon yazısı...

Bugün Kırmızı Balon'u izledim. Çocukluğumda okuduğum bu kitabın filminin yapıldığını biliyordum ama ulaşmak mümkün olmamıştı. Birçok bölümünü unutmuşum hatta tek hatırladığım okurken aldığım keyifmiş...

Doğduğum yerde çok önceleri fuar açılırdı. Pavyonlar, pavyonlarda satılan ıvır zıvırlar, imza günleri. Hatta bu imza günlerinden birinde Oktay Akbal bana bir kitabını imzalamıştı. O sıralar daha okuma yazmayı bilmiyordum. Oktay Akbal'ı da tabii... Ona imzanın üstüne ne yazdığını sorduğumda "Okumayı bilmiyorsan neden kitap alıyorsun?" diye bana takılmıştı. O an adamcağıza nasıl öfkelendiğimi şimdi bile hatırlıyorum. Güzel bir gelecek dilemiş bana... Hala durur rafımda, anısı gülümsetir... "İnsan Bir Ormandır"

Fuar hep lunaparkın olduğu alana kurulurdu. Atlıkarınca, balerin, çarpışan araba, hızla dönen salıncaklar... En çok üç oyuncağa binme hakkım vardı. Sahneye çıkmış, herkes bana bakıyormuş gibi hissederdim. Tanıdık tanımadık herkese el sallardım.

Oyuncak sefasından sonra bizimkilerin merakı, pavyon gezintisi başlardı. (Pavyonun diğer anlamını öğrendiğimde şaşırmış, bu bilgiden sonra o kelimeyi kullanırken utanır olmuştum...)  Ben sıkılırdım. Oyuncakların satıldığı bölüm pek bir şey ifade edemezdi. Bizimkilerin kuralı netti "Oyuncak istemek yok!" İtiraz etmezdim çünkü o hakkımı lunaparkta harcamış olduğumu düşünürdüm. Ama balonlara hiç dayanamazdım. Uçan balonlar... O zamanlar şimdiki gibi şekil şekil değildiler. En fazla boğumlu boğumlu belki üzerinde bir iki renkte çizgi barındıranları vardı. Aaa bir de Amerikan uçan balonlar, şu uzun ince olanları hani... Ağzındaki düğümü açtığında pızızvırrrrrrrt diye ordan oraya uçuverirdi, sesi eğlendirirdi...

Bizimkiler her gidişte balon almazdı, gidim aşırı bu hakkım vardı. Babamın bozuklukları baloncunun avucuna bırakması ile birlikte balonun -ki seçimim hep kırmızı olandı- ipi benim elime geçerdi.

-Koluna bağlayalım bak elinden kaçıracaksın...
-Yok kaçmaz ...
-Yenisi için tutturma sonra...
-Tutturmam...

Kırmızı uçan balon... Garip bir şeydi... Bağlayınca sanki tüm özelliğini yitirirdi. Bağlamasan da sonu belliydi...
Azıcık elinden bırak, hoop tekrar yakala...
Bırak,yakala...
Bırak, aaaaaaaa!!!

Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi?

Göğe uçmasa da bırakıp tutma oyununda balonu bir ampul ebeler onun sonunu hazırlardı. Kızarmış deri patlak pinçik yerlere serileverdi....

Bazı günler şansım yaver giderdi. Eve üç kişi bir de balon dönülebilirdi. Odamın içine bırakıverirdim. Minik salınımlarını izleye izleye uykuya dalardım ve her sabah pörsümüş balon ölüsüne gözümü açardım. Nefesim gerginleştirirdi de uçmasına yetmezdi bir türlü... Bir çocuğun nefesine helyum eklenebilse ne güzel olurdu...
Kırmızı Balon... Hatırlamak için alırım belki yeniden... Arkadaş Yayınlarındandı yanlış hatırlamıyorsam... İçinde filmden siyah beyaz fotoğraflar vardı. Tek renkli şey, kırmızı olandı.

20 Mart 2012 Salı

kırmızı balon

"Bir kitap okudum hayatım değişti" diyeceksem, bu kitap hiç kuşkusuz “Kırmızı Balon” olurdu. Hatta bu blog için ilk düşündüğüm isimdi ama alınmıştı. (Bir kaç isim denemesinin ardından göze masada duran kitap ilişir ve olaylar gelişir:)

Ursula Le Guin'in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar isimli deneme kitabını okuyorum bugünlerde. Tembel, sarsak bir okuma benimkisi. Bir bölüm okuyup kitabı kapıyorum, sonra yeni baştan o bölümü okuyorum, oradan sondaki denemeye atlıyorum filan. Kitap harika ama! Yazar, denemelerinden birinde çocuklar için yazmanın zorluğundan sözeder. "Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar. Henüz plastik yemeyi öğrenmemişlerdir," der.
Kırmızı Balon usulca çocukların ruhuna süzülen kitaplardan. Kitapta Pascal ve balonu anlatılır. Pascal ve Kırmızı Balonu. Başına buyruk bir balondur bu, fazla sıkıştırılmaya gelmez, kendi başına hareket etmek ister ama Pascal’ı da takip eder. Pascal Paris'te Montmarte sokaklarını kırmızı balonuyla dolaşır. Gece yattığında balon penceresinin önünde süzülür. En sonunda balon, peşlerine düşen çocukların hışmına uğrayıp oracıkta patlar.

Kırmızı Balon, Lamorisse'nin yarım saatlik, neredeyse diyalogsuz filminin hikayeleştirilmiş hali. Yine o müthiş Arkadaş Kitaplar serisinden. (Bu seri artık satılmıyor. Sahaflarda bile bulmak zor. Can Yayınları tekrar basıyor o kitapları. Ama Kırmızı Balon yok. Bulamıyorum.) Filmin sonunda balonun can verişi çok dokunaklıdır. Ardından şehrin rengarenk tüm balonları toplanıp Pascal'ın yanına gelir ve onu gökyüzüne uçurur.

Kitapta filmden kareler vardı, sadece balonun kırmızı olduğu siyah beyaz kareler ve şehrin bir çocuk için yalnızlaştırıcı olabileceğini hissettiren gri apartmanlar, boş sokaklar. Aslında çocuk kitaplarında canı sıkılan, yalnız kalan çocuğun imdadına koşan arkadaşlar olur hep. Suna'nın serçeleri, Ada'nın kuşu, Zeze'nin portakal ağacı, Momo'nun şemsiyesi (Arthur). Ben de Pascal ve balonuyla kimbilir kaç kere ilkokul yolunu adımladım. Sonra kardeşim ve kuzenim de katıldı aramıza. (Kuzenin bir de Fedor Amca'sı vardı.) Kırmızı Balon deyince aramızda akan sular durur hala:)

Yurttaş Kane'i izleyenler bilirler. Filmi tek kelimeyle ifade edebilirsiniz: "Rosebud" (gül goncası). Kane'in ölüm döşeğinde ağzından çıkan o tek kelime. Çocukluktaki kızak. O şaşaasına rağmen çocukluktan bu yana içi doldurulamayan yalnız ve trajik bir hayat. Çocukluk da çocukluktaki hikayeler de önemli. Öyle çocuk kitaplarıyla karşılaşıyorum ki hikayesiz kalmak mı daha iyi onları okumak mı karar veremiyorum. Önyargılarla dolu bir çocuk kitabı çok beter bir şey. Zehrin zerkedilmesi adeta. Ve o ibretlik hikayeler...

Bu arada Kırmızı Balon'la tanışmamdan yıllar sonra bir film festivalinde Kırmızı Balonun Yolculuğu’nu izledim. Aynı kırmızı balon -belki de hayaleti- dolaşıyordu yine Paris sokaklarında. Bu çocukluk anısına olan bağlılığımın da yadsınamaz etkisiyle bu filmi çok sevmiştim. Zihninizde salınıp duran bir balon gibiydi. Hou Hsiau-Hsien sevdiğim bir yönetmen. Onun o yavaaaaş hareket eden kamerası güzel şeyler düşündürüyor bana. Tadını çıkarıyorum o sahnelerin. Filmde o başı kalabalık, telaşlı, hep bir şeylere yetişmeye çalışan anne, metropol kadını Juliet Binochet dışında her şey balonunu süzülüşü gibi yavaş.

Düşünüyorum da sanırım hiç tanımadığım birinin üzüntüsünü ilk kez Kırmızı Balon'la hissettim ve kitapların hayatına karıştım. Okumayı bıraktığımda "okunanlar katbekat kar gibi üzerimi bürüdü."* ilk kez. Şimdi kitapsız bir hayat çok çetin görünüyor gözüme. Çünkü güzel hikayeler hayatınızın sonuna kadar sizin elinizden tutar. Bitmeyen gofretlerdir onlar:)

*ben demiyorum, walter benjamin diyor.
* fotoğraf kaynak

6 Mart 2012 Salı

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu


"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısındaBunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar!
Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Önceleri elimde bir defter gördüğüm her şeyi yazıyordum. Ağaçları, sokakları, dükkanları. Metronun o çiğ ışığı altında herkesin olduğundan hastalıklı görünen yüzleri, otobüslere zar zor taşınmış, kendinden vazgeçmiş insan hayaletlerini. Sanki otobüs hiç durmasa, başka bir yola direksiyon kırsa hepimiz orada öylece oturmaya devam edecektik. Bir otobüs insan, bir otoriteye teslim olmaya hazırdık. (Hatta çoktan olmuştuk...)

Bir süre sonra iki yol arkadaşım oldu. Birisi İranlı bir çocuktu. Göçmen hayatı süren herkes gibi kafası karışıktı. Annesiyle yaşıyordu. Annesinin İngilizce öğrenmek istememesi, oradaki hayatın kıyısında durmaya kararlı hali onu çok düşündürüyordu. Yüzünde, oraya bir ödev gibi yapışıp kalmış, kendini, çevresindekileri, belki de en çok annesini ikna etmeye çalışan bir neşe vardı. Bir başka yol arkadaşım ülkeye yeni gelmiş Çinli bir kadındı. İlk günden uzun bir sohbete dalmıştık. Hiç unutmam, üzerindeki kıyafetten dolayı özür dilemişti benden. Daha eşyalarımı yerleştiremedim demişti. Bu mahcubiyet karşısında boğazım düğümlenmişti. Dünya ne zamandır bu kadar zalim bir yer?

Bu karlı günlerde ikinci otobüsü kaçırmışsam başka bir otobüsle tuhaf bir yoldan gidiyor, kocaman bir arsayı boydan boya yürüyerek geçmek zorunda kalıyordum. Karlara bata çıka ilerlerken söylene söylene "kış neden var?" diyordum. Yolun yarısından sonra da artık kardanalkım halime gülmeye başlıyordum.

O göçmen şehrinin bilinçaltında pek çok ayrılık hikayesinin ve zalim kışın travmaları geziniyordu işte. O hafta sonu güzel bir hava bekleniyorsa bunu gün içinde en az on kişiden duyuyordum.Hep birlikte kıyameti bekliyorduk da bize bu hafta sonu gelmeyeceğine dair bir müjde veriliyordu sanki.

O ışıksız sabahlarda karşınıza çıkan en güzel şey, sabah ışıklarını yakmış kafelerdi. Bizi ancak taze kahve ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu hayata döndürebilirdi!!!

Raymond Carver'ın nefis bir hikayesi vardır."A Small Good Thing".** Çocuklarını kaybetmiş bir çifti anlatır. Bu hazin olayın ardından bir kafeye giderler sabahın çok erken bir vaktinde. Kafe daha açılmamıştır. Bu çift kafenin sahibine "çocuğumuz öldü" der. Adam onları içeri alır, birlikte otururlar. Sıcak kahveyle tarçınlı çörek yerler. Bu kokuların koruyuculuğuna sığınan çift oradan gitmeyi akıllarına getirmezler. Kafenin sahibi içinden der ki "iyi ki çiçekçi değilim de bu işi yapıyorum. Çiçek kokusundan çok daha güzel bu çörek kokusu. İnsanlara yiyecek sunmak güzel!"

Peter Greenaway Tuval Bedenler (Pillow Book) filminde şöyle diyordu. "Edebiyatın ve tenin zevkleri. Her zaman güvenilir olan şeyler." der. Ben de şöyle diyorum. Kahve ve kurabiye kokusu (ve hikayeler)! Belki de kış bu yüzden var.

Zerka çay ikram etmişti. Benden de herkese bir kahve! Sevilmeyen işlere, ayakkabıdaki taşlara karşı.

* Yalçın Ergir'in tabiri.
**Güzel Küçük Bir Şey". Short Cuts filminde yer alan hikayelerden biriydi.




20 Şubat 2012 Pazartesi

bir kış günü öğleden sonra



Şubat ayının benim için tanımı: “gamlı donuk kış güneşi”*.  Gökyüzünün ağırlaştığı, etrafın kuzeyli ressamların o ışıksız tablolarına döndüğü, belli belirsiz bir güneş aydınlığı...  

Bu güneş aklıma Marguerite Duras’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabını getirir. Üniversitenin ilk yılları Duras’nın çevrilmiş hemen her kitabını okumuştum ve sonunda tüm kitaplardaki kadınlardan kafamda tek bir kadın yaratmıştım, o da yazarın kendisiydi. Fransız direnişine katılan, küçük kasaba barlarında kendine içki ısmarlayan, Çinhindi'nde gemi yolculukları yapıp çekik gözlü adamlara tutulan, yalnızlıkla beslenen, okyanusa kafa tutan (bohem) bir “Tante Rosa”. Yalnızlık hissi çok mühimdir. Bu kitabın bir yerinde şöyle bir söz geçer: “Yalnız kalmak istiyor, bilmek, onu düşünmek, onu sevmek için.”

Bu kitaplarda, gezegenin birinde (Fransa?) erkeklerin, hayatlarını Duras’nın kadınları gibi ketum ve gamlı kadınları çözmeye harcadığı fikrine kapılıyordu insan. Bu arada aklıma geldi, Fransız bir arkadaşım “soğuk nevale” dediği Catherine Deneuve’ün  Fransız kadınları temsil etmesinden çok şikayetçiydi. Önceden de yazmıştım, Deneuve’ün son olarak, kariyerinin başında rol aldığı Cherbourg  Şemsiyeleri’nde güldüğü iddia edilir. İzlemediyseniz izleyin mutlaka, ilginç bir film deneyimidir. Ama o soğuk hali bazı filmlere cuk diye oturmuştur. Gündüz Güzeli mesela...

Duras'nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabında, bir kaptanla karısı Emily L. (hep gizem hep gizem) anlatılır.  Emily L. kaptanla sakin bir hayat sürer. Bir süre sonra şiirler yazmaya başlar. Kaptan karısının şiirleri karşısında kendini çaresiz hisseder. Karısına bu şiirlerin ona acı verdiğini, çünkü onları anlamadığını söyler. Dokunaklıdır bu dürüstlük. Kadın da acı duyduğuna göre bu şiirleri anlamaya başladığını söyler. Bu sırada Emily L. doğum sırasında çocuğunu kaybeder ve şiir yazmayı bırakır. Aradan aylar geçer, kaptan bir gün tesadüfen karısının yeni yazılmış bir şiirini görür. Şiirde ne kaptandan, ne ölen kız çocuğundan ne de yaşadıklarından bir iz vardır. Karısı bir kış günü öğleden sonra ansızın bulutların arasından süzülen güneşi anlatır. Kış günleri “kimi öğleden sonraları gökten inen, parklara, kış ufuklarına, demir atmış teknelere vuran o olağanüstü ışığı” yazar. “Bu güneş mızraklarının açtığı, hiçbir görünür iz bırakmayan bu yaralardan” söz eder. Kaptan perişan olur, kendini aldatılmış hisseder ve şiiri sobaya atar. Bu, hikayenin yalnızca bir kısmıdır ama çok can alıcıdır. 

Şiirle ikinci bir hayat bulan kadın şöyle tarif edilir kitapta: “Dünyanın her yerinde aynı şiirin yazıldığına, bütün dillerin, bütün uygarlıkların ötesinde ulaşılacak bir tek şiir olduğuna inanan insanlardandı.

İşte Emily L. de edebiyatın tekinsiz kadınlarından biridir. (Edebiyat kadınları tekinsiz görmekten çok hoşlanır.) Solgun kış günlerinde sık sık aklıma gelir.  

*Ceyhun Atıf Kansu'nun bir köyde doktorluk yaptığı sırada yazdığı Kızamuk Ağıdı şiirinden.

12 Şubat 2012 Pazar

başka bir şehrin sabahı

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim. 
Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud'daki ilk sabahım! Gece, kalacak yer ayarlayamadan, Surabaya'dan iki parça eşya ile gelmişiz. Yağmur altında ilk bulduğumuz yere Puri Saraswati Bungalovlarına sığınmışız.
Sabah kuşların, kertenkelelerin (ötüyor bunlar!) ve motosikletlilerin sesleriyle uyanıyorum içimde bir kıpırtıyla. Bungalovun geniş verandasında lotus yapraklarının, Hindu tanrılarının işlendiği duvar kabartmalarına, Ubud çatılarına, koca yapraklı yeşilliklere bakıp kendimi sokağa atıyorum. Sabahın erken vakti kaldırımlara, merdiven başlarına, heykellere, sunaklara yerleştirilen sunuları görüyorum. Tütsü dumanları yükseliyor üzerlerinden. 

Ubud sokakları kalabalık, pazar yeri motosikletlerle dolu. Motosiklet, Güneydoğu Asya'nın her bir yoluna sızan tek motorlu taşıt. Ülkede dört mevsim yaz yaşanması ve ucuz bir taşıt olması onu Endonezya'da da milli bir ulaşım aracı yapmış. Toplu taşıma çok alışıldık bir ulaşım biçimi değil. Dört kişilik aileler görüyorum motosiklet üzerinde. Kasklı olanlar sadece turistler:) Ve pek çok şehirde bu yüzden yoğun bir trafik karşınıza çıkıyor. İnsanın inanası gelmiyor. 
Pazar yerleri, her yerde bir yeryüzü şenliği. Dört beş yıl önce Nisan ayında Köyceğiz'de gittiğim bir pazar yerinde, kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum. Güzel bir pazarı ve kitapçısı olan bir yerde yaşanır diye geçirmiştim o zaman aklımdan. O günden bu yana bir bahar vakti Ege'nin bol yeşillikli kasaba pazarlarından birine gitmeyi istedim -Tire'ye mesela- ama henüz bunu yapamadım.
                          
Kocaman hindistan cevizi yaprağından örülmüş sepetlerin içinde çeşit çeşit çiçek yaprakları, meyveler, sebzeler satılıyor. Tezgahlara  masklar, uçurtmalar, boncuklar, rengarenk pirinç kekleri, Endonezya’ya has batik saronglar sıralanıyor.Başka başka meyveler: salak, sursak, rambutan, mangostan, tamarillo ve nam salmış kokusundan dolayı Uzakdoğu'da bazı otellere girmesi yasak olan lezzetli meyve durian. Bir tren yolcuğu sonrasında kabın içinde kalmış durianın kokusunu geçirmek için uzun süre mücadele edip sonunda kabı atmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
Palmiye yapraklarından yapılan, sunuların konduğu küçük sepetler satılıyor. Sunu için sepetlere taze çiçekler, pirinç ve tütsü konuyor. Sunularda renklerin bir araya gelişi önemli. (Hinduizm, son derece karmaşık bir din. Balililerin bölgenin animizm gibi birtakım eski inanışlarıyla harmanlanmış  kendilerine has bir Hinduizm anlayışı var.
                              
Artık hiç bir yolculuk, bilinmeyene yapılan o eski zaman yolculukları gibi değil. Bıraktığınız şehrin sokağındaki dükkan uzak, bambaşka bir şehirde de karşınıza çıkıyor. Ubud'a gelmiş bu kez, cazibeli bir yere konumlanmış teklifsizce, Bali'deki asgari ücretin yirmidörtte birine bir bardak kahve satıyor. 

Neyse ki, pazar yerleri var. Onlar oldukça dünya ilginç ve güzel bir yer olmaya devam ediyor. Başka bir şehrin sabahından şimdilik bu kadar...

Gezinin devamı için:

6 Şubat 2012 Pazartesi

haritada bir nokta - ubud

Ubud’un* Junjungan köyü yakınlarındayım. Haritada bir nokta! Pirinç tarlalarının, muz, vanilya ve hindistan cevizi ağaçlarının ortasında bir yer.  İnsanın kendini birden başka bir evrende bulması ne acayip! Çayın ve peynirin birden hayatından çıkması (ikisi de çok mühim!), sabah uyandığında o bildik ağırlıkla birlikte dünü bugünü ve yarını birbirinin aynı kılan bir tekrardan uzaklaşmak. Gezerken dolaşıksız bir sevinçten bahsetmek çok iddialı olur belki ama bir hafiflik geliyor bana, gündelik hayatımda çok da tanışık olmadığım bir hafiflik.
Anneannem ne zaman bir yerlere gezmeye gideceğimi söylesem “rezillik”, (hatta “i-rezillik”) der.  Onun sözünü doğrularcasına geldikten sonra rahatsızlandım, betim benzim soldu, iki gün pirinç lapasına talim ettim. Yine de kediler gibi kaldığım odanın köşelerini koklayıp, canlılarıyla tanışmayı ihmal etmedim. Odada ara ara öten ama henüz göremediğim gekoyu “eski dostum kertenkele” deyip bağrıma bastım. Yüksek çatının ahşap direklerinden şimşek hızıyla geçen o büyük karaltıyı -telkinleJ-bir (buçuk) günde unuttum. Çayırın sakinleri ile ancak mesafeli bir ilişki kurabilen bu zat, kendini eğitiyor işte. Mersin yazlarından alışkın olduğum koçmarlar ise, gece hayalgücümü tetikleyen tuhaf sesler çıkarmasalar onları daha çok sevebilirdim. (Bu kadar abarttığıma bakmayın, gayet güzel bir odaydı işte. Ne var ki “I hear voices!”)
Hayvanlar buradaki hayatın tam ortasında. Ubud’da şehrin içindeki “Maymun Ormanı”nda bir yürüyüşle en tuhaf halleriyle onlarca maymun görülebiliyor. Maymunları (“uzun kuyruklu makaklar”, lütfen maymun deyip geçmeyelim)  saatlerce izleyebiliyor insan. Maymunların o ormandaki tapınaklardan birini koruduklarına inanılıyor, o yüzden çok itibar görüyor bu yaramaz çocuklar. Bir de akşamüzerleri pirinç tarlalarına gelen heron (bir çeşit balıkçıl) sürüleri var. Özellikle yakındaki Petulu köyüne geliyorlar. 1965’ten sonra gelmeye başlamışlar. Köylüler bu kuşların tanrıların nimetlerinden olduğunu düşünüp (aslında ekine zarar veren bu kuşlara) hiç dokunmuyorlar. Bali’ye ait türü tükenen bir kuş var, Bali Sığırcığı. Ve rengarenk kuşlar, iri kelebekler, geceleri pirinç tarlalarında türkü söyleyen kurbağalar.
Sonra kahve tiyakisi misk kedisi (luwak) var. Sindiremese de bu kahveleri yiyor ve dışkısından temizlenen kahve çekirdekleri ile dünyanın en pahalı kahvesi yapılıyor. Bunları geçen geldiğimde bizi oraya götüren Nyoman'dan öğrenmiştim. (Clezio geçici bir süre Java'da, Surabaya şehrinde bir üniversitede idi o zaman.) Kakao ve kahve ağaçlarının arasında, ince bir yağmur altında bu yabani kedinin şereflendirmediği ucuz kahvelerimizi yudumlarken anlatmıştı Nyoman. Burada birinci çocuğa Wayan, ikincisine Made, üçüncü çocuğa Nyoman, dördüncüye Ketut ismi verildiğini söylemişti. Beşinci olduğunda yine Wayan'dan başlıyor isimler.  O gün çok konuşkandı, pirinçsiz bir sofrada doyamayacağını söylemişti. Pirinç hayatın kendisi burada. Eve "ekmek" götürmek deriz biz, bizim için ekmek neyse onlar için pirinç o. Ayrı bir başlığı hakediyor.    
Misk kedisinin fotoğrafı yanımda yok ama elbette bir sokak kedisinin fotosu var. Evdeki kızları analım burada, kıskanmalarını gerektirecek bir şey yaşanmış sayılmaz:)

Endonezya 17.508 adadan oluşan bir ülke. Ne tuhaf, bu kadar ada! Ülke müslüman iken Bali'de çoğunluk Hindu ve burada mimarisiyle, dansıyla, kıyafetleriyle kendine has bir din ve kültür yaşanıyor. Havaalanının olduğu yere çok yakın olan Kuta'da kültürün izlerine rastlamak artık çok olası değil ve hatta felaket bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama görebildiğim kadarıyla Kuta'dan uzaklaştıkça gerçek Bali'ye yaklaşıyor insan.

Anlatılacak çok şey var. Gündelik ritüeller bile insanı haritanın dışına çıktığına inandırıyor. Yine de içli bir durum var. Belki de kışın ortasında karşıma çıkıveren bu kurbağa sesli yaz gecesine nasıl davranacağımı bilmiyorum.  O sırada ateşböcekleri iniyor tarlaların üzerine. İçimden bir ses hayat o kadar da karmaşık olmasa gerek diyor. Ben de bu kır gecesinin beni kandırmasına izin veriyorum.

26 Ocak 2012 Perşembe

yolculuk var!

geldiğimizde otlar yemyeşildi
ve kuzeydeydi güneş
kömür deposu boşaldı işte
mamak’a sonbahar geldi

güneş altında tutsaklar
geçen sonbahara bakıyorlar
şirin mi şirin gecekondu evleri
samsun asfaltında otomobiller
ne güzeldir yollarda olmak şimdi*


Kemal Burkay Mamak'ta, Samsun Asfaltı'ndaki otomobilleri düşünerek iç çekiyor. Ne güzel şiir. Ara ara aklıma gelip durur.

Ben de ne zaman bir tren görsem ("bir tren sesi duymaya göreyim") iç çekerim. Küçükken küçük bir taşra şehrinde pazar günleri kardeşimle ben, babamla birlikte istasyona gidip gelen geçen trenleri seyrederdik. Akla malum hayvanları getiren bu eylem, bizim için de büyük bir eğlenceydi o zaman. Trenlere el sallayan çocuklardan biriydim ben de. (Bu eller, dünya çocuklarının bir evrenselidir,  narin çiçek sapları gibi sallanır gelip geçene.)

Trenle dünyayı gezmek isterdim. Bunun anlamı geniş bir zaman elbette. Trenin insanı öyle teselli eden bir yanı var, zamanı pışpışlar, dünyayı sizin için biraz yavaşlatır. Ki çok kötü tren yolculuklarım da olmuştur.

Trenle dünyayı gezen bir adam var bildiğim, Hep 61 numaralı tren koltuğunda seyahat ediyor. The Man in Seat Sixtyone 

Ben de blog işine başladığımda aklımda yolculuklarımı, gezdiğim yerleri yazmak vardı. Ama olmadı, kolay bir şey değil sanırım gezdiğin yerler hakkında düzenli yazılar yazmak.

Aslında yolculuğun -Burkay'ın şiirindeki gibi- tutsaklığın karşısında konumlandığını düşünürüm. Severim gezmeleri, nerede bir harita görsem içine düşerim.(Clezio da öyle!) Yine de yolculuk öncesi hafif mide kasılmaları ve tatlı (!) bir çarpıntı başlar. Alışkanlıktan kopma sancıları içten içe.

Bıraksam yazarım böyle ama bavul hazırlamak gerek! Yolculuk Endenozya'ya. Yukarıdaki fotoğraf da bir önceki yolculuktan. Yolculuklardan önce tuhaf bir veda isteği oluyor bende. Küçük bir veda olsun bu da:)

*"Tutsaklar", Kemal Burkay